Friday, December 26, 2008

Ülkü Işığı

türklük

Türklük bedenimiz İslamiyet ruhumuz

1967 büyük kongresinden biraz önceye gitmek istiyorum:

Ankara, devamlı Türkeş'le beraber olduğu için, nispeten uyumlu görünüyordu. İstanbul öyle değildi. Parti, her kesimden gençliğin arasında hızlı bir büyümeye doğru gidiyordu. Eski partililerden olan İstanbul il idare heyeti, yenileri tatmin etmiyordu. Zaten üç-dört ilçede göstermelik teşkilât vardı. Önce, o zaman İstanbul'un en büyük ilçelerinden olan, Fatih'te partiyi teşkilâtlandırdık. İstanbul'da ilk defa, göstermelik değil, şimdi avukatlık yapan lise son sınıf öğrencisi Ömer Polatoğlu başkanlığında, toplumun her kesiminden temsilcisi olan 11 kişilik bir parti gençlik kolu kurduk. Fatih ilçesini merkez yaparak, hemen bütün İstanbul'un teşkilâtlarını kısa sürede kurduk, kongrelerini yaparak delegelerini seçtik. 30 Temmuz 1967 tarihinde, Spor ve Sergi Sarayında yapılan kongrede, İstanbul İl Başkan adayı olarak 28-29 yaşlarındaki gazeteci-yazar Merhum Hasan Tuncay'ı gösterdik.

İlk defa o kongrede, bizim marşlarımızı besteleyen, ilk defa plâğa okutan ses sanatkârı , bestekâr ve büyük idealist dostum Bahri Yüzlüer'in marşlarını söyledik. Kongrede müthiş bir heyecan vardı. Sanki kongre yapılmıyor, ülkücüler iktidara geliyordu. Klâsik particilerin alışmadıkları bir toplantı idi bu. Onların şaşkın bakışları arasında, biz kongreyi aldık. Üç Hilâlciler hem il idare heyetini, hem de büyük kongre delegeliklerini kazanmışlardı. Kongrenin havasından Türkeş'te çok etkilenmişti. Sonradan, muarızlarının ağzında sakız olan: ‘'Davâyı kucakladım, hiç arkaya bakmadan gidiyorum. Beni takip edin...'' diye bizlere büyük hedefler gösteren meşhur konuşmasını yaptı. Ben o konuşmanın tamamını Millî Hareket dergisinde yayınladım. Fakat, partinin İstanbul dışındaki teşkilâtlarından çoğu henüz eski kadronun elinde idi. Bu sebeple 1967 kongresi daha köklü adımlar atılamadan bitti. Artık yola çıkılmış, hareket klâsik particilikten, ideolojik harekete doğru yol almağa başlamıştı. Türkeş'te bizi bu yola doğru teşvik ediyordu.

Komünistler, enternasyonal birikimden yararlanarak arka arkaya kitaplar yayınlıyorlar, bilhassa üniversite gençliği içinde , fikrî üstünlük sağlamağa çalışıyorlardı. 24 sayfalık Dokuz Işık yetersizdi. Adı duyulmuş sağcı denen yazarların kitapları ise, daha önceki fikirlerin tekrarından başka bir şey değildi. Çoğu reaksiyon kitaplarıydı, komünizmi kötülüyorlardı o kadar... Biz ise yeni bir harekettik. Yani, Yahya Kemal Beyatlı'nın değimiyle, ‘'Kökü mazide olan, âti olmak ‘', Yunus Emre gibi, ‘'Yeni şeyler söylemek'' istiyorduk. İlk derli toplu kitabı, Kurt Karaca takma adıyla Doç. Fikret Eren yazdı. ‘'Milliyetçi Türkiye'' isimli bu kitap, o günün şartları içinde büyük hizmet etti. Bunu, büyüklü küçüklü kitap ve risaleler takip etmeğe başladı. Ben bu arada, Türkeş'in isteği üzerine, onun konferans ve konuşmalarını derleyerek, Türkiye'nin Meseleleri isimli kitabını yayınladım. Bu da, bizi tanımak isteyenler için, büyük bir boşluk doldurdu.

Çıkan kitaplar, dergiler sürtüşmeleri de beraberinde getiriyordu. Bu elbet sosyal bir kanundu. Aynı yere talip olanlar er veya geç kapışacaklardı. Ben bu muhtemel kapışmanın daha çok erken olduğunu düşünüyordum. Fakat sosyolojinin kanunlarını bilen biri olarak, bunun kaçınılmaz olduğunu da görüyordum. Üç Hilâlci denen bizlerin amacı partiyi, bin küsur yıllık Türk ideolojisi olan İslâmla buluşturmaktı. Anadolu Türkünün zaten bundan başka bir yolu da yoktu.Böyle inanıyorduk. Amblemi seçiş sebebimiz, savunmamız bu yüzdendi.Parti içinde böyle düşünen büyüklerimiz çoğunlukta idi ve biz onlara destek vermek için olanca gücümüzle çalışıyorduk. Bu arada komünist ve bölücülerle çatışmalar hızlanıyordu. Onlar, taştan, sopadan vazgeçmişler, işi silâha dökmüşler, ülkücüleri vurmağa başlamışlardı.

Bu kavga dövüş içinde, sloganlar da belirmeğe başlamıştı. Daha önceleri Milliyetçi Türkiye, Başbuğ Türkeş belli başlı sloganlarken, bunlara : ''Kanımız aksa da zafer İslâmın, Türklük Gurur ve şuuru, İslâm ahlâk ve fazileti'' gibi ve buna benzer sloganlar da çoğalmağa başlamıştı. Bu arada Sadi Somuncuoğlu, İbrahim Metin ve merhum Halil Özyıldız, Galip Erdem ve Dündar Taşer'in fikrî kontrolünde kaliteli bir dergi olan ‘'Devlet''i yayınlamağa başladılar. Bu dergi, benim Millî Hareket'ten sonra çıkan ve gerçekten fikrî ağırlığıyla ülkücüleri tatmin eden bir siyasî yayındı. Parti, bütün teşkilâtlarıyla 1969 ‘da Adana'da yapılacak olan kongreye, aradaki sürtüşmeleri de bünyesinde barındırarak, hem fikrî, hem de gövde gösterisi yapmak üzere hazırlanıyordu...

Önemli bir yazı: MHP'nin maddî ve manevî temelleri

Kalkınmamızın manevî temellerine dokunmak isterim. Kalkınmanın manevî temelleri Milliyetçilik, îman ve ahlâktır. Türklük gurur ve şuuru ile İslâm ahlâk ve faziletine, oy toplama endişesi ve siyaset riyakârlığının üstünde kalarak samimiyetle bağlıyız. Türklük gurur ve şuuru ile İslâm ahlâk ve fazileti,

Milletimizi meydana getiren manevî unsurların tam bir ahenk içinde birleşmesidir. Maddî kalkınmamız ancak böyle yüce bir temel üzerinde yükselirse bir mânâ ifade eder. Milliyetsiz bir yükselmenin, ahlâksız bir kalkınmanın hem imkânı yoktur, imkânı olacağı söylense bile kıymeti yoktur. Sırası gelmişken çok ehemmiyetli saydığım bir hususu işaret edeceğim. Pek az olmakla birlikte, bazı kimselerin milliyetçilikle İslâmiyeti çatıştırmak istediklerini görmekteyiz. Böyle bir tutum yanlıştır, abestir, cahilliktir, şuurlu bir şekilde yapılıyorsa ihanettir, nifaktır. Mücadele farklı, hattâ birbirine düşman mefküreler arasında olur. Halbuki Türklükle İslâmiyet, bin yıldan beri aynı mukaddes potada kaynaşmış, elle tırnak misâli ayrılması imkânsız bir hâle gelmiştir.

Türk milleti Müslüman olmakla içtimaî nizamın ve dinî hayatın en yüce değerlerini kazanmış ve Müslümanlık Türk milleti ile, emsalsiz yiğitlik ve imân aşkına sahip bir mücahit bulmuştur. Milyonlarca Türk evlâdı, ‘'Bir gül bahçesine girercesine gazâ meydanlarına koşmuş, şehadet şerbetini içmiştir.'' Türk müsün, Müslüman mısın? gibi sorular cehaletten ileri geliyorsa aptalcadır. Aksi halinde haincedir. Partinin en yetkili ve sorumlu mevkiine lâyık gördüğünüz bir insan olarak, bir kere daha, açıkça ilân ediyorum; Milliyetçiliği reddeden bir dincilik anlayışı ve İslâmiyete düşman bir milliyetçilik anlayışı bize yabancıdır, bizim dışımızdadır. Bu sakat görüşleri savunanlar bize mensup olduklarını ileri sürseler bile, bizimle bir ilgileri yoktur, bizden değildirler.

Aziz Türk milletine ve saflarımıza katılan yiğit yürekli, mücahit ruhlu kardeşlerimize istirham ediyorum, nifak zamanı değildir, birlik günüdür.Millet olarak yaşamak istiyorsak, Müslümanlığımızı da, Türklüğümüzü de korumak istiyorsak birbirimizi sevmek, aslında hiçbir mânâsı olmayan uydurma ayrılıklar peşinde çekişmemek, münafıkların sözüne kanmamak zorundayız. Türk milletini, manen ve maddeten yükseltmek, düşmanlarla çevrili bir dünyada hür ve bağımsız olarak varlığını sürdürmesini sağlamak için güçlü bir cihada davet ettiğimiz bir sırada şer kuvvetlerin oyuncağı olmamalıyız.

Görünüşe aldanmamalıyız. Unutmamalıyız ki, İslâm dünyasında fitne ve fesadı başlatan Abdullah İbn-i Sebe'nin torunları zamanımızda da yaşamakta ve bizi birbirimize düşürmeğe çalışmaktadırlar...

Alparslan TÜRKEŞ

Türk Dünyası'nda...

Bu arada Türk milliyetçilerinin değişmez ilgi alanlarından olan Dış Türkler konusunda da bazı hatıralarımı anlatmak istiyorum. Bunlar, bilinen ve artık herkesçe malûm olan devlet kurmuş olanlarınki değil, kenarda köşede kalmışlar olacaktır. Çanakkale şehidi dedemin kardeşi olan rahmetli Çanakkale gazisi Abdülkadir Çavuş, bizi çocukluğumuzda etrafına toplar, girdiği muharebeleri, asker olarak ve yürüyerek gittiği yerleri anlatırdı. 4. kolordu'da görev yaparken , Kâzım Karabekir'in doğu harekâtında, Gürcistan'ın Tiflis şehrine kadar gittiğini söyler, oranın güzelliğini anlatırken ayrı bir haz duyardı. Azeri bir Türk ailesinin daveti üzerine, çok görmek istediğim bu kente gittim. Gerçekten çok güzel bir yerdi.

Kentin merkezinde eski ahşap Türk evleri halâ dimdik ayakta duruyor, sanki eski sahiplerinin yeniden gelmelerini bekliyorlardı. Beni davet eden, kendisi mühendis olan ev sahibi, birkaç günlük sohbetimizden sonra: ‘' Seni babamla tanıştıralım, onunla bu konuları çok daha iyi konuşursunuz.'' diye ilerideki bir eve götürdü. Babası belki 70 veya daha yaşlı, oldukça yorgun biri idi. Benim Türk olduğumu öğrenince saatlerce bırakmadı. Bizim konuşmalarımızı dinleyenleri göstererek: ''

Ben bunlara yıllardan beri, bu ülkenin dışında da Türklerin olduğunu, bir gün komünizm yıkılınca hep beraber olacağımızı, büyük devletler kuracağımızı söylüyordum. Bana inanmıyorlardı. Türklerin ne kadar çok olduğunu şimdi gördüler. İlerde o büyük devletin kurulduğunu da inşallah görecekler.'' Gürcistan'da Caferi ve Sünni mezheplerine bağlı 500 binden fazla Türk yaşıyor. İki cemaatin de ayrı ayrı camileri varmış. Caferilerin camisi halen ibadete açık, diğer camiyi ise, şehrin güzelliğini bozuyor diye, yıkmışlar. Bizim laiklerin gözü aydın...

Epey bir süre önce, rahmetli Dudayev henüz hayatta iken Çeçenistan'a gitmiştim. Evinde kaldığım Çeçenler, sohbet etmem için eve yaşlı bir adamı davet ettiler. 60 yaşlarında olan bu zat (Enver Efendi) bir Ahıska Türk'ü imiş. Nefis bir Türkçe ile konuşuyordu. Beni ertesi gün evine davet etti. Çocukları ve gelinleri ile çok kalabalık bir aile idiler. Televizyonu açmışlar, Türk kanallarını seyrediyorlardı. Bize, (yanımda iki oğlum da vardı) hazırladıkları Türkistan pilâvını ikram ederken anlattı:

Daha o çocukken, Stalin tarafından, Gürcistan'ın Ahıska bölgesinden , binlerce Türk ile beraber Sibirya'ya gönderilmiş.Yolda ve orada pek çok Türk ölmüş. (Gittiğim Sibirya'da Türklerin barındığı Kütük evleri gördüm. Korkunç bir işkence.) Aradan yıllar geçmiş. Komünizm çökünce, memlekete gideceğim, diye aile olarak yola çıkmışlar. Çeçenistan'a kadar gelmişler, fakat Gürcistan bunları kabul etmemiş. Burada iki yıldır izin bekliyorlarmış. Oturdukları bu evi satın almışlar, bahçesinde sebze fidesi yetiştirip satıyorlarmış. Rusların Çeçenistan'ı ilk bastıklarında evleri savaş alanının ortasında kalmış. Enver efendi şöyle dedi:'' Evdeki üç mushaf'ı üç ayrı pencereye koydum. Bizim eve tek kurşun dahi dokunmadı.''

Ona, sizi Türkiye'ye götüreyim, dedim. Olmaz, dedi, ben MEMLEKETİME gideceğim... Komünizm yıkıldıktan çok kısa bir süre sonra, bizim Millî Hareket dergisini Bulgaristan'daki milliyetçilere el altından dağıtan bir Türk milliyetçisinin oğlu olan İbrahim'le dört arkadaş bu ülkeye gittik. Sofya'da bir aya yakın kaldık. Yıkılmaya bırakılan Sofya'nın tek camisinin yeniden imarına başlanmasına ve ilâhiyat fakültesi açılmasına şahit olduk.(Laikler buna da karalar bağlasın.) Oradan, Romanya'ya geçmek için, en az 30-40 bin Türk'ün yaşadığı Rusçuk kentine sabahleyin geldik. Romanya'dan, bizi akşam vaktinde almağa geleceklerdi. Gezmek için kent merkezine gittik. Bizim Türkçe konuştuğumuzu gören bir taksi şoförü yanımıza geldi, kendisinin de Türk olduğunu söyledi. Biz ona, şehirde cami olup olmadığını sorduk. ‘'Ben sizi götüreyim, babam da şimdi oradadır.'' dedi.

Bizi, büyük ve çok güzel, bakımlı ahşap bir camiye götürdü. Gerçekten, caminin misafir odasında, namaz vakti olmamasına rağmen, şoförün babası ve dört yaşlı adam vardı. Bize, sanki eski birer dostlarıymışız gibi sarıldılar, kahve ikram ettiler. Biri şöyle dedi: ''Biz bu camiyi 40 yıldır bekliyoruz. Komünizm yıkılır yıkılmaz hemen bir kur'an kursu açtık.(laikler duymasın) 70 tane öğrencimiz var. Müslümanlığımız bizi ayakta tuttu, Bulgarlaştıramadılar...'' İslâmiyetin, Türkleri nasıl asimile olmaktan koruduğunu, Romanya'da, Rusya'da gördüm,şahit oldum.

Moskova'nın göbeğinde, oranın en büyük futbol sahasının hemen bitişiğinde Tatar Türklerinin yaptığı bir cami var. Gene Tatar Türk'ü olan imamı ile uzun uzun sohbet ettik. Çok eski tarihlerde yapılan bir bina imiş. Biz oradayken gördük; yanına yeni ilâveler yapılıyordu. Gene Rusya'da Novosibirsk diye bir kent var.Sibirya'nın güneyinde bir ilmî araştırmalar şehri. Moskova'ya uzaklığı uçakla 5.5 saat. Orası hiçbir zaman Müslümanların hakimiyetine girmemiş. Fakat oraya, belki 300, belki 500 yıl önce sanırım ticaret amacıyla giden bir avuç Türk bir cami yapmışlar. Cuma namazı için gittiğimiz bu caminin çevresi sanki bir panayır yeri gibi idi. Namaza erkekler kadar kadınlar da katılıyordu.Caminin avlusunda, kendi kestikleri hayvanların etlerini satıyorlar, haram etten sakınmak için dinimizi en hassas şekliyle yaşamağa çalışıyorlardı. Kentin bir başka yerinde ise, eski cami artık cemaati almadığı ve orada Türkler ve diğer milletlerden Müslümanlar çoğaldığı için, bünyesinde okul ve hastane de bulunacak bir külliye inşa etmeğe başlamışlardı. Orayı da ziyaret ettik. Biz gittiğimizde, Rus kadın işçiler caminin içini sıvıyorlardı.

Bunları neden yazıyorum? Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Türk milletinin ele avuca sığmayan çocukları, bütün dünyaya yayılıyorlar. Görüyoruz spor yarışmalarındaki gösterileri.Her yerde, az veya çok bayrağı eline kapan, kardeşlerini desteklemek için koşuyor. Milletimizin esas karakteri bu, milletimiz birlik içinde büyümek, çok büyümek istiyor. Düşman işte bundan korkuyor, içte ve dışta bunun için üzerimize saldırıyor, bizi yapay ayrılıklarla birbirimize düşürmek, zayıf kalmamızı sağlamak istiyor.Türk'ü İslâmsız, İslâm'ı Türk'süz bırakmak istiyor. Bakıyorum yurt içindeki oyunlara: adam Müslümanım diyor, Türk kelimesini ağzına almaktan korkuyor, sanki tiksiniyor; bir başkası Türk'üm diyor, Müslümanım demekten nefret ediyor... Dünya tarihinin en büyük olayı Türk'ün İslâmla kucaklaşmasıdır. Bu kucaklaşma, inanıyorum ki, kıyamete kadar daha büyük bir heyecanla devam edecektir.

   
 
Bugün 14 ziyaretçikişi burdaydı!
*

Revolution Church. Copyright 2008 All Rights Reserved Revolution Two Church theme by Brian Gardner adaptado por PwG-DesignS

Bu web sitesi ücretsiz olarak Bedava-Sitem.com ile oluşturulmuştur. Siz de kendi web sitenizi kurmak ister misiniz?
Ücretsiz kaydol